Avukatlık Ücreti ve Sürekli Değişen Tarife Hükümlerine Dair Bir Değişiklik Önerisi

 

Mesleğe başladığım 1996 yılında ülkede çok yüksek bir enflasyon oranı vardı. Hukuk davalarının çok uzun zaman aldığı da gözetildiğinde memleketteki %80 ler civarındaki enflasyon oranı nedeniyle davanın açıldığı tarihteki müddabih ile karar verildiği tarihteki müddeabih arasında neredeyse 3-4 kat kadar değer farkı oluşmakta idi. Örneğin 50 Bin liralık bir dava neticelendiğinde reel olarak müddeabihin karar tarihindeki değeri 10 bin lira civarlarında oluyor idi.

 

O tarihte yürürlükte olan Av. K. 168. Maddesi “Avukatlık ücretinin takdirinde hukuki yardımın başladığı veya davanın açıldığı tarihte yürürlükte olan tarifeler esas alınır.” diyordu. Yani davayı açtığınız tarihte hangi tarife hükmü cari ise hâkim hükmünü verirken o tarihteki tarife hükmünü esas alıyor idi. Bu durumda enflasyona göre tarife dilimlerinde güncellemeler yapılsa bile avukat emeğinin karşılığını alamıyor ve ücreti enflasyon karşısında eriyordu.

 

Bu haksızlığın giderilmesi, avukatlık hizmetinin karşılığı olan avukatlık ücretinin enflasyon karşısında eriyip yok olmaması için Av. K. 168. Maddesinde 2001 yılında bir değişiklik yapılarak “Avukatlık ücretinin takdirinde, hukuki yardımın tamamlandığı veya dava sonunda hüküm verildiği tarihte yürürlükte olan tarife esas alınır.”  hükmü getirildi.

 

Bu hükümle artık dava neticelendiği tarihteki tarife hükümleri avukatlık ücretinin hesaplanmasında dikkate alınmaya başlandı ve önceden oluşan haksızlık giderildi.

 

Bizim mesleğe başladığımız yıllarda “kanuni avukatlık ücreti” çok komik ve cüzi miktarlarda olduğundan müvekkille yapılan görüşmelerde hiç dikkate alınmaz, hesaba dahi katılmaz idi. Ancak zamanla tarifede yapılan bu değişiklik ile “kanuni vekalet ücreti” hesabın önemli bir parçası haline geldi. Hatta o kadar ki; bazı kurumlar serbest avukatlara toplu dosyalar verirken kendileri herhangi bir ücret ödemeyi öngörmedikleri gibi, karşı yandan alınacak kanuni vekâlet ücretlerinin bir kısmının kendilerine ait olacağını şart koşmaya başladılar. Örneğin o tarihlerde adı Bedaş olan kurum, kanuni avukatlık ücretlerinin %30’una el koyuyor, işe ve dosyaya ihtiyacı olan avukatlar da buna ses çıkaramıyordu. Daha ötesi, avukatların üzerinde her zaman demoklesin kılıcı gibi asılı duran ceza ve disiplin soruşturması tehdidi nedeniyle vekâlet ilişkisi sona erse dahi avukatlar tarife hükmünün altındaki bu ücretlere “eyvallah” çekmek zorunda kalıyorlardı.

 

Bir haksızlığın giderilmesi için getirilmiş olan “hukuki yardımın tamamlandığı veya dava sonunda hüküm verildiği tarihte yürürlükte olan tarife esas alınır” hükmü bir süre sonra aleni ve açık bir haksızlığa dönüştü.

 

Nasıl mı? İzah edelim;

 

Ülkemizde maalesef hukuku ihlal etmek, hukuka aykırı davranmak genel bir davranış biçimidir ve hemen hemen hiçbir yaptırımı da yoktur. Hatta toplumun genelinde kurallara uymayanların kârlı çıkacağına dair yaygın bir kanaatte mevcuttur. Yapılan bir çalışmada Türkiye’de kurallara uymayanların karlı çıkacağına dair kanaatin %66 oranında olduğu bildirilmektedir (Hukuk Zihniyeti, Emir Kaya, Adalet Yay., Ankara 2016, Sh. 377). Bu kanıyı yakın çevremizden rahatlıkla görebileceğimiz gibi dâhil olduğumuz herhangi bir ihtilafta da kolayca anlayabiliriz. Hukuka uymama konusunda adeta bir toplumsal mutabakatın olduğunu dahi söylemek abartı olmayacaktır.

 

Bu davranış kalıbı sadece gerçek kişiler için değil, bankalar, sigorta şirketleri, belediyeler, hatta giderek tüm kamu tüzel kişileri için de geçerlidir. Bunun en somut örneği açılmış binlerce davalarda haksız çıkmalarına rağmen bankaların tüketicilerden haksız olarak dosya masrafı, kart aidatı ve benzeri bedelleri tahsil etmekte ısrar etmeleridir. Bir başka somut örnek kamu idarelerinin vatandaşa ait gayrimenkullere herhangi bir bedel ödemeksizin ve istimlak etmeksizin el koymalarıdır. Başka bir somut örnek sigorta şirketlerinin çoğu tazminat taleplerini aleyhteki yüzlerce yargı kararına rağmen karşılamayarak yargıya götürmesidir.

 

Toplumun yaygın olarak uğradığı bu haksızlıklara karşı çıkanlar ise avukatlardır. Avukatlık mesleği zaten özü itibariyle bir hakkın yerine getirilmesi konusunda hem vatandaşa hem de yargı organlarına yardımcı olmaktır. Kitlesel olarak uğranılan bu haksızlıkların giderilmesinde avukatlar hem haksız uygulamaların yargı tarafından mahkûm edilerek kurallara uyulmasını sağlamak suretiyle toplumsal bir görev icra etmekte, hem vatandaşı çoğu kez haberi bile olmayan bir hakkına kavuşturmak suretiyle adaletin tesisine yardımcı olmaktadırlar.

 

Akla ve bilime uygun davranan medeni bir toplumda bu tarz kitlesel hak ihlalleri yargıya taşındığında devleti yönetenler ve yasama gücüne sahip olanlar bu tarz haksızlıkların giderilmesi için yasal düzenlemeler yaparlar ve hukuka uyulmamasına yol açan mevzuatı değiştirerek hukukun üstünlüğünü yeniden tesis ederler.

 

Ne yazık ki bizim toplumumuzda süreç böyle işlememektedir. Uyulmayan hukuk kaidesi hangi çıkar grubunun hakkını ihlal ediyor ise o çıkar grubu hemen bir yasa yahut yönetmelik değişikliği yapılması yönünde lobi faaliyeti başlatır, ve kendi grubu lehinde bir düzenlemeyi yaptırır. Bu konuda bankalar, sigorta şirketleri ve factoring şirketleri birinciliği kimseye kaptırmazlar. Örneğin factoring şirketleri Yargıtay’ın onlarca yıllık içtihatlarından süzülerek gelen son derece adil sonuçlar doğuran “şahsi defilerin factoring firmasına karşı da ileri sürülebileceğine” dair içtihadını genel kurul görüşmelerinde verilen iki satırlık bir önerge ile çöpe attırmışlardır. Hâlbuki hukuk medeni toplumlarda yasa ile değil içtihatlar ile gelişir.

 

İlk atılacak adım ise “zaten iş yükünden muzdarip ve tıkanmış durumda olan yargı sistemini daha fazla yormamak” gibi son derece ulvi (!) bir gerekçe ile bu tarz müracaatların önüne set çekmek, kimi koşullara bağlamak, ön şartlar, bekleme süreleri, faydasız olduğu bariz “zorunlu” sulh girişimleri öngörmektir.

 

İkinci atılacak adım ise hemen konuyla ilgili olan avukatlık ücret tarifesini değiştiren yeni bir hüküm getirmek, hatta bu hükmü ilk derece mahkemesince karar verilmiş olsa bile geriye yürüyecek şekilde düzenletmektir.

 

Bir başka deyişle “kimin başının altında çıkıyorsa” onun bu işteki motivasyon kaynağını ortadan kaldırmak ikinci adım olarak benimsenmektedir.

 

Araç değer kaybı, kredi kartı aidat iadesi, haksız kredi dosya masrafı iadesi, istimlâksiz el koyma ve daha yazamadığım birçok kitlesel tarafı olan davalarda süreç maalesef hep bu şekilde ilerlemiştir.

 

2001 Yılında avukatlık ücretlerinin enflasyon karşısında erimemesi için getirilmiş olan “hukuki yardımın tamamlandığı veya dava sonunda hüküm verildiği tarihte yürürlükte olan tarife esas alınır” hükmü çeşitli baskı gruplarının ve bu arada üzülerek söyleyelim ki kamu otoritesinin yargının yaptırımından kaçınmasının aracı haline dönüştü.

 

Mevcut tarife hükümlerine güvenerek yüzlerce ve hatta binlerce tüketici, kredi kartı, istimlâksiz el koyma, araç değer kaybı davaları alıp yürüten, hükme bağlatan avukatlar yapılan son dakika tarife değişiklikleri ile açığa düştüler, emekleri heba oldu, ancak kitlesel hak ihlalleri de bırakın düzelmeyi, artarak devam etti. Neyse ki, bu tür seri işler ilgi alanımıza girmediği için bir maddi kaybımız olmadı. Ancak çevremizden, bu tarz işler aldıkları için ofislerini genişleten, yeni personel istihdam eden, araç gereç alan, başka işleri reddeden ve bu nedenlerle büyük maddi zararlara uğrayanları duyduk. Avukatlık ücret tarifelerinin herhangi bir ekonomik, toplumsal yahut sosyolojik mühim sebep olmaksızın değişmeyeceğine, en azından şimdiki halinden daha kötü hale gelmeyeceğine yönelik olan haklı inanç ve güven de zedelenmiş oldu.

 

Hukukun en temel kaidesi hukuk güvenliğidir. Yani bir hadise olduğu anda geçerli olan yasa hükmü ne ise onun uygulanacağına olan inanç ayaklarımızı bastığımız zeminin sabit olduğuna olan inancımız gibidir. Bunun istisnası geçerli yasa hükmünün uygulanması halinde adil olmayan, hukuku ve vicdanları yaralayan bir sonucun doğabilecek olmasıdır ki bu da çoğu kez yorum ve içtihatlar yoluyla somut olay adaletinin tesisi ile giderilir.

 

Avukatlık mesleğinin icra edilmesini artık neredeyse imkânsız hale getiren bu düzenlemenin bir an evvel adil bir şekilde değiştirilmesinin zarureti ortadadır. Tarife hükümlerinde elbette ki değişiklik ihtiyaçları zaman zaman olabilir. Bu değişiklikler bazen artış bazen azalış şeklinde de olabilir ki buna toplumun ihtiyaçlarına göre karar verecek olan yine ilgili mercilerdir. Ancak yukarıda belirttiğimiz “kuralların çok mühim sebepler olmadıkça esaslı değişikliğe uğramayacağına” olan haklı güvenin de korunması elzemdir.

 

Bu sebeple, avukatlık kanunu 168. maddesinin 3. fıkrasının

 

“Avukatlık ücretinin takdirinde, hukuki yardımın tamamlandığı veya dava sonunda hüküm verildiği tarihte yürürlükte olan tarife esas alınır. Ancak buna göre hükmolunacak avukatlık ücreti hukuki yardımın başladığı veya davanın açıldığı tarihte yürürlükte olan tarifedeki ücretlerin altında olamaz

 

Şeklinde değiştirilmesinin uygun olacağını düşünüyorum.

 

Av. Serhat Tuğral